Search your favorite song for free

1. İnsan - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - I. Kitap - Okuyan:Yusuf Ziya Özkan

İnsan - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - I. Kitap - Okuyan:Yusuf Ziya Özkan

İnsan - Mehmet Akif Ersoy - Safahat http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/%C4%B0nsan_%C5%9Eiiri_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Ve tez´umu enneke cismun sagîrun, Ve fike´n-tave´l-âlemu´l-ekber İmam Ali ----------------------------------------- İnsan - Mehmet Akif Ersoy - Şiirin orijinal hali (Aşağıda sadeleştirilmiş hali de mevcuttur.) Ey insan, sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın, Oysa en büyük âlem senin içindedir Hz. Ali ---------------------------------------- Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen, "Muhakkar bir vücûdum!" dersin ey insan, fakat bilsen. Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir: Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî, Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî. Musaggar cirmin amma gâye-i sun´-i İlâhîsin; Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin! Edîb-i kudretin beytü´l-kasîd-i şi´ri olmuşsun; Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun. Esirindir- tabîat, dest-i teshîrindedir eşya; Senin ahkâmının münkâdıdır, mahkûmudur dünya. Bulutlardan sevâik sayd eder irfân-ı çâlâkin; Yerin altında ma´denler bulur nakkâd-ı idrâkin. Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın; Nedir dağlar, semâ peymâ senin şehbâl-i pervâzın! Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde, Olur dem-sâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde. Dayanmaz pîş-i ikdâmında mâni´ler müzâhimler; Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler. Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fıkr-i hikmettir, Ki her işrâkı bir sönmez ziyâ yı sermediyyettir; Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilhâm-ı sa?yindir, Ki her hatvende eyler sâye-küster vâhalar zâhir. Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller... Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller. Yıkar bârû-yi istibdâdı bir âsûde tedbîrin; Semâlardan inen te´yîdisin gûyâ ki takdîrin! Taharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtîye! Senin en şanlı eyyâmında, en mes´ûd hâlinde Bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde. O istikbâledir şevkin, odur ma´şûk-i vicdânın, O kudsî neşvenin çeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın. O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırârîdir; Terakkî meyli artık fitratında rûh-i sârîdir! Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin, Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kumılmak istersin! Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır... Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır. Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın, Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın. Serâir perde pûş-i zulmet olsun varsın isterse... Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman rûhunu ye´se: Emel, meş´al-keşin, bir reh-nümâ hem-râhın olmuşken, Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten. Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnûat, Taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât! Tutar mâhiyyet-i Sâni´, o en heybetli mâhiyyet Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et! Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbi´sin... Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kâni´sin! Dururken böyle bî pâyan terakkî-zâr karşında; Nasıl dersin ya "Pek mahdûd bir cirmim" tutarsın da. Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın: Tekâlîfın emânet-gâhısın bir başka cevhersin! Hayâtın eksik olmazken ağır bin bârı arkandan; Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan; Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle, Yolundan kalmayıp dâim gidersin... Hem ne sür´atle! Senin bir nüsha-i kübrâ yı hilkat olduğun elbet, Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet: Nasıl olmak gerektir şimdi ef?âlin ki, hem pâyen Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken? ------------ İnsan - Mehmet Akif Ersoy - Güncel Türkçesi Haberdar olmamışsın kendi kişiliğinden de hâlâ sen, "Aşağılık bir varlığım" dersin ey insan, fakat bilsen... Senin mahiyetin hattâ meleklerden de yüksektir; Alemler sende saklıdır, cihanlar sende toplanmıştır: Yerlerden, göklerden taşarken Allah'ın bereketi; Olur kalbin Allah'ın ışık ışık tecelli ettiği yer. Cismin küçücüktür ama Allah'ın sanatının zirvesisin; Bu itibarla sonu gelmez, bitmez tükenmez bir varlıksın! Güzellikler yaratan Kudret'in şiirinin en güzel beyti olmuşsun; Yarattığını en iyi bilen Allah'ın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun. Esirindir tabiat, hükmeden ellerindedir eşya; Senin hükümlerine boyun eğmiştir, sana mahkûmdur dünya. Bulutlardan yıldırımlar avlar enerjik irfanın; Yerin altında madenler bulur eleyip ayıran kavrayışın. Denizler döşeğindir, dalgalar naz beşiğin; Dağlar bir şey mi, gökleri ölçmektedir açılan kanatların! Hava, hükmünü ileten öyle bir vasıtadır ki,bir anda Sesine yoldaş olur âlemin her tarafında. Duramaz gayretli çalışman önünde engeller, eziyetler; Sen azmin savaş alanına girdiğinde kaçacak yer arar hücum edenler. Karanlıklarda gezsen, hikmetli düşüncen meş'alen olur, Ki her parlayışı sonsuzluğun sönmeyen ışığıdır Susuz çöllerde kalsan, kılavuzun çalışmanın verdiği ilhamdır, Ki her adımında gölgelik vahalar gösterir. Ne zindanlar olur engel, ne idam sehpaları, ne sürgünler... Yürürsün yolunu kesse de hattâ demirden eller. Basit bir tedbirinle diktatörlüğün burçlarını yerle bir edersin; Ezeldeki hükmü sağlam kılmak için sanki göklerden indirilmişsin! Araştırmaktan usanmazsın, bir yükseklikten başka yüksekliğe Çıktıkça,atılsam şimdi dersin başka bir geleceğe. Senin en şanlı günlerinde, en mutlu hâlinde, , Daha uzak bir gelecek vardır hep hayâlinde. O gelecek içindir şevkin, vicdanındaki sevgili odur, Ruhun o kutsal neş'enin durup dinlenmek bilmez âşıkıdır. O şevkin zorlamasıyla sürekli seyran eylemen kaçınılmazdır; İlerleme meyli artık yaratılışında varlığına yayılan bir ruh olmuştur. Yaratılışın bütün sırlarını bilmek istersin, Bu hiçlerden ibaret gayb âleminden kurtulmak istersin! Sonun, başlangıcın, bugünün ki üç müthiş bilmecedir... Durur karşında gelecek devirler gibi hep hazır. Koşarsın bunları anlamak sevdasıyla durmazsın, Hakikatin kokusunu az da olsa almadan oturmazsın. Sırlar karanlık bir perdeyle örtülmüş olsun isterse.... Düşürmez uğradığın mahrumiyet gecesi ruhunu ümitsizliğe: Emel meş'alen, bir kılavuz da yoldaşın olmuşken, Çekinmezsin karanlıkların içine dalıp girmekten. Bir gün gelip ortaya çıksa yaratılmışların mahiyeti, Araştırmayı bırakır, bir an durur musun? Hayır! Bu sefer de Yaratıcı'nın mahiyeti, o en heybetli mahiyet Huzurunu ateşe verecek ve sen durmadan koşacaksın artık! Durmak yok senin için, sürekli bir ilerleyişe tâbisin... Ne çünkü bugüne razısın, ne gelecekle yetinirsin! Dururken böyle sonsuz bir ilerleme alanı karşısında; Tutup da nasıl "Ben küçük bir varlığım" dersin ya! Meleklerden büyük, hem çok büyük övgüyle şereflenmişsin! Allah'ın büyük görevler yüklediği varlıksın, yüksek bir cevhersin! Hayatın bin ağır yükü eksik olmazken sırtından; Ölümler, korkular saldırırken hepsi bir yandan; Büyük sıkıntılara göğüs görmekte inanılmaz bir dayanıklılıkla, Yolundan kalmayıp sürekli gidersin... Hem ne süratle! Senin yaratılışın yüce bir kopyası olduğun elbet, Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir karar ver: Nasıl olmak gerektir şimdi yapacağın şeyler ki, dengin Hayvanlar olmasın, değerin meleklerden yüksekken?

nothing at of , which is


2. Selma - Mehmet Akif Ersoy - Safahat I. Kitap Okuyan : Yusuf Ziya Özkan

Selma - Mehmet Akif Ersoy - Safahat  I. Kitap Okuyan : Yusuf Ziya Özkan

Selma - Mehmet Akif Ersoy - Safahat Okuyan : Yusuf Ziya Özkan Video linki::- http://www.youtube.com/watch?v=uGfcYXlKZRQ&feature=mfu_in_order&list=UL Şiir linki: http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Selma_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Selma "Hemşîrezâdemdir. Dört yaşında öldü." "Bütün gün işte boğuştum, içim sıkıldı. Yeter! Yarın da aynı mezâhimle uğraşıp duracak Değil miyim? Bana öyleyse, Şimdilik ister, Ferâğ içinde düşünmek, vücûdu yormıyarak. Hayât, ceng-i maîşet; cihansa ma´rekedir; Zaman zaman bu sükûnlar birer mütârekedir. Dedim, zemîne uzandım. Fakat huzur o ne zor! Dakîka sürmedi hattâ benim bu yaslanmam... Bir eski komşu gelip: "Vâliden selâm ediyor, Diyor ki: Hasta ağırlaştı, durmasın, akşâm Hemen bizim eve gelsin" deyince davrandım, O âşiyân-ı perişâna doğru yollandım. Sarıldı boynuma annem, girince ben içeri. Diyordu ağlıyarak: -Görme, Âkifim çocuğu! Senin değil, yedi kat ellerin yanar ciğeri, Ölüm döşekleri üstünde görse yavrucuğu. Şükür, bugün azıcık farklıdır, diyorduk dün.. O pembe pembe yanaklar kireç kesildi bugün! Filân hekim, dediler. Geldi, baktı, anlamadı. Hayır, filân daha bir anlayışlıdır, dediler. Meğer yalan yere çıkmış o sersemin de adı! Bırak ki anlasalar var mı çâre hiç? Ne gezer! Hekim ilâçlan, oğlum, bütün tesellîdir. İlâç yiyip iyi olmak, o bir tecellîdir. Kesildi kardeşin artık yemekten, içmekten; Lâkırdı dinlemiyor, kendini helâk ediyor. O, hastadan daha şâyân-ı merhamet... Görsen... Dedikçe "Anne, çocuktan ümîdi kes... Gidiyor!" Telâş içinde kalıp büsbütün şaşırmadayım. Eğer yetişmese imdâda yok mu komşu hanım... -Görünmüyor, hani hemşîre nerdedir? Gelsin. Benim sözüm ne kadar olsa başkadır, belki Biraz bulurdu teselli... - Nasıl da söylersin! Lâkırdı kâr edecek kim? Duyar mı hiç beriki? Kolay bir iş mi? Senin anne olduğun var mı? Çocuk o halde iken anne sözden anlar mı? Bu hem kaçıncı felâket? Beşinci! Yâ Rabbi, Tamam beşinci seferdir ki kız ölüm görecek! Bu son ümîdi de şâyed giderse dördü gibi, Zavallı kendini vaktinden evvel öldürecek. Çıkıp da gör hele bir kerre şimdi Selmâ?yı Ne hâle koydu felek git de bak o sîmâyı! Sabahleyin dili, baktım, biraz ağırlaşıyor... Melil melil bakıyor şimdi bülbül evlâdım! Ne zâlim illet imiş: Bir çocukla uğraşıyor... O olmasaydı da ben keşke hasta olsaydım. Şikâyet olmasın amma tahammülüm bitti... Günaha girmedeyim durmuşum da bak şimdi! Ne manzaraydı ki bir kuş kadar uçan o melek Dururdu bî-hareket, kol kanad kımıldamıyor! Gözünde nûr-i nazar titriyor, hemen sönecek... Dudakta nâtıka donmuş; kulak söz anlamıyor! Türâb rengine girmiş cebîn-i sîmîni; Ölüm merâreti duydum, öpünce leblerini! Başında annesi -mâtem tecessüm etmiş de Kadın kıyâfeti almış gibi -durur mebhût; Yanında komşu kadınlar hurûşa âmâde, Eğerçi ortada dönmekte bir mehîb sükût. Girince ben odadan hepsi kalktılar ayağa, Kızıyla annesi mıhlıydılar fakat yatağa! Dedim: Nedir bu senin yaptığın, düşünsene bir.. Bırak şu hastayı artık biraz da kendisine. Ne çâre, hükm-i kader âkıbet zuhûra gelir, Cenâze şekline girmekte böyle fâide ne? Senin bu yaptığın Allah´a karşı isyandır; Asıl felâkete sabreyleyenler insandır... Şu yolda başlayan âvâre bir talâkatle, Devâm edip gidiyordum ben ictihâdımda... Ne oldu, hastaya bir şey mi oldu, anlamadım... O beht içindeki kızdan kemâl-i şiddetle, Şu sayha koptu ki hâlâ enîni yâdımda. "Ne taş yüreklisiniz... Âh gitti evlâdım!...

nothing at of , which is


3. Azim - Seyfi Baba - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - Safahat I. Kitap Okuyan: Yusuf Ziya Özkan

Azim - Seyfi Baba - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - Safahat I. Kitap Okuyan: Yusuf Ziya Özkan

Azim http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Azim_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Sa'dî, o bizim Şark'ımızın rûh-ı kemâli, Bir ders-i hakîkat veriyor, işte meâli: "Vaktiyle beş on kâfile sahrâya düzüldük; Gündüz yürüdük hep, gece bir menzile geldik. Çok geçmedi, baktım, bir adam hâsir ü hâib Koşmakta... Meğer eylemiş evlâdını gâib. Bîçâre gidip haymelerin hepsine sormuş; Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş. Avâre peder, nerde bulursun onu! derken... Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden, Lebrîz-i meserret geliyor bizlere doğru, Taşmış da gözünden akıyor şimdi sürûru! Yaklaştı şütürbâna nihayet, dedi yekten: "Evlâdımı buldum... Nasıl amma? Onu bilsen... Karşımda ne görsem, “O!” dedim geçmedim aslâ. Aldatsa da tahmînimi binlerce heyûlâ, Azmimde fütûr eylemedim, ye'si bıraktım... Mâdâm ki dünyâdadır elbet bulacaktım... Kumlarda yüzüp, zulmetin a'mâkına daldım; Hep rûh kesildim... Ne boğuldum, ne bunaldım. Tevfık-i İlâhî edip en sonra inâyet, Gördüm gözümün nûrunu karşımda nihâyet. " İm'ân ile baksak oluyor işte nümâyan, Sa'dî bize göstermede bir meslek-i irfan: Bir gâye-i maksûda şitâb eyleyen âdem, Tutmuşsa bidâyette eğer azmini muhkem, Er geç bulacak sa'y ile dil-hâhını elbet. Zîrâ bu şuûunzâr-ı tecellîde, hakîkat, Tevfik, taharrîye, taharrî ona âşık; Azmin de emel lâzımıdır, gayr-ı müfârık. Olsun da emel azm ü taharrîye mukârin; Tevfik zuhûr eylemesin sonra... Ne mümkin! Ba'zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmîd... İnsan o zaman etmelidir azmini-teşdîd. Ye'sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen Hüsrâna düşersin; Çıkamazsın ebediyyen! Mahkûm olarak ye'se şu bîçâre peder de, Evlâdını şâyed o karanlık gecelerde, Vaz geçmiş olaydı aramaktan, ne bulurdu? Elbet biri candan, biri cânandan olurdu Güncel Türkçesi Sa'dî, o bizim Doğu'muzun ruhunun kemâli , Bir hakikat dersi veriyor, işte meali: "Vaktiyle beş on kafile çöle düzüldük; Gündüz yürüdük hep, gece bir konak yerine geldik. Çok geçmedi, baktım, bir adam şaşkın ve ümitsizmiş Koşmakta... Meğer çocuğunu kaybetmiş. Biçare gidip çadırların hepsine sormuş; Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş. Avara baba, nerde bulursun onu! derken... Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden, Sevinçle dolu geliyor bizlere doğru, Taşmış da gözünden akıyor şimdi huzuru! Yaklaştı deveciye nihayet, dedi birden: "Çocuğumu buldum... Nasıl ama? Onu bilsen... Karşımda ne görsem, o! dedim, geçmedim asla, Aldatsa datahminimi binlerce hayâlla , Azmimde gevşeklik göstermedim, ümitsizliği bıraktım... Madem ki dünyadadır elbet bulacaktım. Kumlarda yüzüp, karanlığın derinliklerine daldım; Hep ruh kesildim... Ne boğuldum, ne bunaldım. İlahî vefiklik edip en sonra inayet , Gördüm gözümün nurunu karşımda nihayet." Dikkatle baksak işte açıkça görülüyor. Sa'dî bize irfan dolu bir yol gösteriyor: Maksadı olan gayeye koşan adam, Tutmuşsa başlangıçta eğer azmini sağlam, Er geç bulacak çalışma ile gönlünün arzusunu elbet. Zira bu işler tecellî perdesinde gerçek Başarı, araştırmaya; araştırma da ona aşık. Azimin de emel(istek) lazımıdır, olmaz ayrık. Amaç, azim ve araştırmayla birlikte bulunsun da, Ne mümkün, Allah'ın yardımı ortaya çıkmasın sonra! Bazen kimi yokluklar ümitsizliğe yol açar... İnsan işte o zaman azmini artırmalıdır. Ümitsizliğe sonu yoktur, ona bir kere düşersen, Hüsrana düşersin; kurtulamazsın bundan! Kendini ümitsizliğe mahkûm ederek şu çaresiz baba da, Çocuğunu eğer o karanlık gecelerde, Vaz geçmiş olsaydı aramaktan, ne bulurdu? Elbet biri candan, biri canandan olurdu! (1) Sa'dî: 1213-1292 yılları arasında yaşamış, Bostan ve Gülistan adlı şaheserleriyle tanınmış ve Mehmet Akif in kendisinden çok etkilendiğini ifade ettiği İranlı şair Şeyh Sa 'dî-i Şirâzî. -------- Seyfi Baba Yaşlı Seyfi Babanın fakirlik halini ve parasız hamiyet duygusunun insan psikolojisindeki tahassürünü anlatır. http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Seyfi_Baba_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Geçen akşam eve geldim. Dediler: - Seyfi Baba Hastalanmış, yatıyormuş. - Nesi varmış acaba? - Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah. - Keşki ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah! Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol! Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol Hem uzun, hem de bataktır... - Daha a'lâ, kalınız Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız. Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde; Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde. Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak; "Gel!" diyen taşları kurtarmasa, insan batacak. Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine, Boğuyordum! müteveffâyı bütün âferine. Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek, Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek! Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim, Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim! Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse; Fenerim başladı etrâfını tektük hisse. Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun... Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun: Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara; Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara; Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar; Kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar; Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır; Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır; Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, uryan, Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer; Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler; Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı; O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları; Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler: Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler! Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil! Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kaatil... Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil! Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek, Hatm-i enfâs edivermez mi hemen "cız!" diyerek? O zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele! Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi... Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi. Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener Geçiyor... Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer, Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten. Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben! İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu. Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu. Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık... Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık Girerim ben diyerek kendimi attım içeri, Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri. Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak! Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini, Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini: - Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım! Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım. Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun... Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun. Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın... Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın. Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım. Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne, Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne! O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh, Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh, Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl: O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl! Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba, Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba. - Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık, şunu, bir... - Sen otur, ben ararım... - Olsa içerdik, iyidir... Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme... Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime, Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan, Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan. - Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın? Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın. - Mehmed Ağ'nın evi akmış. Onu aktarmak için Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün. Ne işin var kiremitlerde a sersem desene! İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene. Hadi aktamıyayım... Kim getirir ekmeğimi? Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi? Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası: Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası! Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz; Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz. Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç. Ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma; Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma! - Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece! Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice. İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına... Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına, Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer! Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer. Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim, Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim. Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede; Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde! O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî: Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

nothing at of , which is


4. Tevhid Yahut Feryat - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Tevhid Yahut Feryat - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Safahat Bölüm 3- Akif bu şiirinde Allah'a yalvarmaz, adeta feryad eder... Vandalizmlere rağmen, Allahım hükmün sürer... Akif, bu şiirinde müminlerin tevhid ile tevekkülü karıştırmalarına kızar. İnanaların tevekküllü yanlış anlamaları sebebiyle şirke girmelerini eleştirir. Müslüman Türk milletinin tevhid inanışının gereğini yapmasını bekler. Şiiri tevhid bayrağının ayakta kalması için yazan Mehmet Akif Ersoy şayet şair olmasa, bu ifadeleri Allah'a isyan sayılabilecek feryad u figan ve tazarrular doludur. Allah'ın inayetini bekleyen bir şiirdir. "Kurban olayım hep mi celalin yok mu cemalin" mısraı şah beyittir. İniltiyi en derinlerden duyabilirsiniz....FERYAD BU İŞTE... "Ey Padişah-ı Arş" derken ki feryadda güzeldir... "Mü'minlere imdâda yetiş merhametinle, Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle": de çok güzeldir. YANİ şairimiz müminlerden ümidini kesmiş , mülhidlerin merhametine kaldığımızı vurguluyor... "Sensin şebabistanı veren" kısmıda haşa Allaha isyan ve feryad havasındadır. Ama şairimiz ATAYURDU BALKANLARI, İSTANBUL'unu, evini ocağını, bucağını, gelirini, evlatlarını, kaybeden birisi az da olsa çılgınlaşmış olabileceğinden ve de söyleyen şair olduğundan sanırım bu isyan biraz mazur görülebilir ve şairliğine verilebilir. Çok etkileyici.. Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim, Zıllin bile esrâr-ı zuhûrun gibi muzlim! Kürsî-i celâlin -ki semâlarla zeminler Bir nokta kadar sahn-i muhîtinde tutar yer- İdrâkin eder gâye-i ümmîdini haybet... Yâ Rab, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet! Pervâzına yetmez gibi pehnâ-yı avâlim, Gâhî seni bulsam diye, âvâre hayâlim Bir şevk ile lâhûta kadar yükseleyim der: Lâkin nasıl olsun ki bu mi'râca muzaffer? Nâsût muhîtinde henüz çalkalanırken, Bir dest-i tecebbür dayanıp göğsüne birden; Hüsranla iner öyle sefil, öyle muhakkar: Hâlâ o sukûtun küreden tozları kalkar! Yalnız o mu? Bin fikr-i semâvî bu zeminde, Bîtâb-ı taharrî kalarak âh ü eninde! Eşbâha mı kurbün olacaktır cevelângâh? Ervâh bütün mündehiş-i "sümme radednâh!" Sun'undaki esrâra teâlî bize memnû' Olmaz mı, ridâ-pûş dururken daha masnû'? Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr? Ey nâmütenâhî sana nisbet ile mahdûd, Mahsûr-i muhît-i kaderindir ne ki mevcûd. Dîbâce-i evsâfını almaz bütün eb'âd, A'dâd edemez silsile-i feyzini ta'dâd. Ummân-ı şüûnun ki birer mevcidir a'sâr, Her mevcesi bir lücce-i bî-sâhil-i âsâr! Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet; Ey pâdişeh-i arş-ı güzîn-i samediyyet. İbdâ-ı bedîin -ki cihanlarla bedâyi' Meydâna getirmiş- bize ey Hâlik-ı Mübdi', Mübhem nasıl olmaz ki? Adem'den değil isbât, Bir zerre-i mevcûdu yok etmek bile heyhât, Kâbil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib. Yâ Rab, bu nasıl âlem-i lebrîz-i garâib! Serhadd-i ezel bed'-i hudûd-i melekûtun Pehnâ-yı ebed gâye-i sahn-ı ceberûtun. Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey; Bir anda bu pâyansız olan cevri eder tayy Bir an, diyerek eylemişim bilmiyerek, bak! Takyîd zamanla seni ey Fâtır-ı Mutlak! Bâkîyi beşer her ne kadar etse de tenzîh. Fâniyyeti îcâbı, eder kendine teşbîh! Itlâka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür? Eşbâhı görür eyler iken rûhu tasavvur! . Ey rûh-i fezâ-gerd, giran-seyr-i harîmin, Ey nâtıka, dembeste-i esrâr-ı azîmin, Maksûd bu hilkatten eğer ma'rifetinse; Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse? Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında? Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde! Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet; Eşhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret! Cânîleri, katilleri meydâna süren sen; Cânîdeki, katildeki cür'et yine senden! Sensin yaratan, başka değil zulmeti, nûru; Sensin veren ilhâm ile takvâyı, fücûru! Zâlimde teaddîye olan meyl nedendir? Mazlûm niçin olmada ondan müteneffir? Âkil nereden gördü bu ciddî harekâtı? Câhil neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı? Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr! Cebrî değilim... Olsam İlâhî ne suçum var? Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet; Ancak görülen vak'aların hepsi hakîkat. Hem öyle vekâyi' ki temâşâsı hazindir, Âheng-i tarab-sâzı bütün âh ü enindir! Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd; Vâveyl sadâsıyla dolar sîne-i eb'âd. Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi? Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi? Her ân ediyorsun bizi makhûr-i celâlin, Kurbân olayım nerde senin, nerde cemâlin? Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî, Kimden kime feryâd edelim söyle İlâhî? Lâ yüs'el'e binlerce suâl olsa da kurban, İnsan bu muammâlara dehşetle nigehban. Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet, Mekrinle mi yâ Rab sanıyor kendine devlet? Dünyâyı yakıp yıkmaya bir seyf i teaddî, Emrinle mi yâ Rab, ediyor böyle tesaddî? Zâlimlere kahrın o kadar verdi ki meydan: " Yok âdil-i mutlak" diyecek ye's ile vicdan! Yerden çıkıyor göklere bin âh-ı şererbâr, Gökler ediyor sâde çıkan nâleyi tekrâr! Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın, Bir yanda söner lem'ası milyonla şebâbın. Kalmış eli böğründe felâket-zede mâder; Evlâdını gömmüş kara topraklara, inler! Ağlar beriden bir sürü âvâre-i tâli' Nan-pâre için eyliyerek ırzını zâyi; Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîman, Me'vâ arıyor âileler lâne perîşan! Mazlûm şikâyette, nedâmette sitemkâr; Hûnâbe-i maktûle garîk olmada hunhâr! Bîmârı, felâketliyi, uryânı, sefili, Meflûcu, amel-mandeyi, miskîni, zelîli, Gaddârı, cefâ-dîdeyi, mahkûmu, esîri, Heyhât, şu pâyansız olan cemm-i gafîri Teşhîr ile şöhret kazanan sahne-i dünyâ Gelmez mi İlâhî sana bir kanlı temâşâ? Lâkin bu sefilân-ı beşerden kiminin, var Kalbinde bir ümmîd ki encüm gibi parlar: Îmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür... Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür! Mü'min -ki bilir gördüğü yekrûze cihânın Fevkınde ne âlemleri var subh-i bekanın;- Bin cân ile elbet çekecek etse de bilfarz, Her devri hayâtın ona binlerce belâ arz. Ferdâdaki ezvâkı o ettikçe te'emmül, Eyler bugün âlâma nasıl olsa tahammül... Bir mülhidi lâkin kim eder tesliye heyhât? Sığmaz bunun âfâkına ferdâ-yı mükâfât! Baştan başa "boşluk"şu semâlar, şu zeminler, Bi rgûş-i kerem var mı akan yaşları dinler? İlcâ-yı tesâdüfle şu "boş!" âleme düşmüş; Etrâfına binlerce şedâid gelip üşmüş. Her lâhza boğuşmakla geçip devr-i hayâtı. Bir şey olacak gâye-i hüsrânı: Memâtı! Varlıktan onun inliyerek ölme nasîbi! Bunlar beşerin işte en âvâre garîbi! Mü'minlere imdâda yetiş merhametinle, Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle: Gümrâhlarındır ki karanlıklara dalmış, Bir rehber olur necm-i emel yok da bunalmış! Sensin bu şebistâna süren onları elbet, Senden doğacak doğsa da bir fecr-i hidâyet. Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de senindir; İlhâd ile tevhîd nedir? Menşei hep bir. Öyleyse nedendir bu tefâvüt ara yerde? Esbâb-ı tehâlüf nedir efkâr-ı beşerde? Yâ Rab, bu serâir gün olur da açılır mı? Bir leyl-i müebbed olarak yoksa kalır mı? Her zerrede âheng-i celâlin duyulurken, Her nağmede binlerce lisan nâtık olurken, Cilvendeki esrâr nasıl kalmada muzlim? Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim

nothing at of , which is


5. Hürriyet - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - I. Kitap - Yusuf Ziya Özkan

Hürriyet - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - I. Kitap - Yusuf Ziya Özkan

Hürriyet - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - I. Kitap - Yusuf Ziya Özkan Video: http://www.youtube.com/watch?v=27rIEU5dcss Web sitesi:http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/H%C3%BCrriyet_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Beyaz entârisiyle kar gibi kız, Sanki Cennet´ten inme zâde-i hûr Ya seher -pâredir ki perrandır Dûş-i nâzında bir sehâbe-i nûr. Kuşanıp bir nitâk-ı hürriyyet Geziyor hâk-dânı dûrâ-dûr! Hâle-dâr eyleyince bedri şafak Bu kadar dil-nişîn olur ancak. Ya şu oğlan,şu tostopaç afacan Ki fezâlar gelir sürûruna dar; Taşıyor sanki sığmıyor kabına... Kendisinden büyük de bayrağı var! Geçti mâzî denen o devr-i melâl, Haydi feth et: Senindir istikbâl. Koşuyor el ele vermiş iki kardeş;birinin Yaşı beş yoksa da, var altı kadar dîgerinin. Bakıyor arkalarından dayanıp değneğine Hayli düşkün bir adam: -Kız o ne? Düştün mü yine! Sana bin kerre dedim koşma, yavaş git, yaramaz! Haydi kalk ağlama... Söz dinlesen olmaz mı biraz? Silkiver üstünü, Ahmed, bakıver ağlamasın. -Ağlamam ağababa... Artık yetişir, oynamayın. Söktü baktım ki hemen bir alay eftâl öteden, O nasıl mevkib-i şadî, O ne âlem, görsen! Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş, geliyor; " Yaşasın!" sesleri eflâke kadar yükseliyor: Görerek yapma değil hem, ne tabîî etvâr! Şu yumurcaklara bak: Sanki ezelden ahrâr! -Bağırın haydi çocuklar... -Yaşasın hürriyyet! Derken alkış geliyor; sonra da nevbet nevbet, Ya Vatan Şarkısı, yahut ona benzer bir şey Okunup her köşe çın çın ötüyor... Hey gidi hey! Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken daha dün, Şu sokaklarda bugün dalgalanan rûhu görün! -Biz de gitsek azıcık, ağababa, olmaz mı? -Gidin. Çok koşup terlemeyin ha! Amanın dikkat edin. İki kardeş dalarak lücce-i etfâle hemen, İki dürdâne-i ismet gibi yüzmekte iken; Bakarak arkalarından bu güzel yavruların, Döndü birdenbire sîmâsı, duran ihtiyarın. Ne için ağladı? Bilmem. Şunu duydum yalınız: Ah bir kerre gelip görse Yemen´den babânız!

nothing at of , which is


6. Ezanlar - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Ezanlar - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Ezanlar_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Ezanlar "İhtilaf ı metâli´sebebiyle küre üzerinde ezansız zaman yoktur" Zaman geçmez ki yüz binlerce kalbin vecd-i sekrânı, Zeminden yükselip, göklerde vahdetzâr-ı Yezdân-ı Ararken, dehşet-âkîn etmesin bir sayha vicdânı. Ne lâhûtî sadâ llâhu ekber! sarsıyor cânı... Bu birgülbank-i Hak´tır, çok mudur inletse ekvânı Bu lâhûtî sadâ çıktıkça cûşa-cûş olup yerden, İner esrâr-ı kudret kibriyâ tavrıyle göklerden. Bütün âheng-i hilkat yâd ederken Hakk´ı ezberden, Vicâhî feyz alır artık o nûru´n-nûr-i ezherden: Hüveydâ şimdi cânandır seherden, şâm-ı esmerden! Seher vaktinde mevcûdât, nûşîn hâb içindeyken, Bu rûhânî nevâ âfâkı mevcâ-mevc edip birden; Muhîtin kalb-i hâmûşunda başlar bir hazin şîven. Bakarsın her taraf zulmet, fakat bir zulmet-i rûşen! Semâ bîdâr, her yıldız Cemâlu´llâh´a bir revzen. Maîşet kayd-ı can fersâsının mahkûmu, bîzân, Bütün bîçâreler gündüz bu yâd-ı merhametkân, Duyar sermest olur görmüş kadar ferdâ-yı Dîdâr´ı! O neşveyle, yorulmak şöyle dursun, en ağır bârı, Sürükler görmeden, göstermeden yılgınlık âsârı. Güneş mağrib-güzîn olmuş semâ esmer, ufuk gülgûn; Zaman durgun, zemin muğber, cihan dembeste, can mahzûn; Gariblik rû-nümâ yer yer, sükûnet dembedem efzûn... Bakarsın bir de gülbank-i İlâhiden dolup gerdûn, O tenhayî-i sevdâvî olur Allâh ile meskûn! İnip vaktâ ki leylin dest-i istîlâsı gabrâya, Serer dünyâya zulmetten adem çeklinde bir sâye; Nazar medhûş, müstağrak giderken zîr ü bâlâya. Döner, "Allâhu ekber" cûşu yükseldikçe Mevlâ´ya, O muzlim sîne-i hilkat tecellîzâr-ı Sînâ ya! Senin, dem geçmiyor, yâdınla leb-rîz olmadan eb´âd! Ne müdhiş saltanat yâ Rab, nasıl âsûde istibdâd! O istibdâda hürmettir ezanlar, subhalar, evrâd... Hayır, sen rûh-i rahmetsin, bu sesler senden ister dâd, Verir miydin, eğer dâd etmesen, feryâda isti´dâd *** Gunûde rûh-i tabîat samîm-i zulmette... Sitâreler bile bâlâ-yı sermediyyette, Yavaş yavaş uyumak istiyor yumup gözünü; Seher semâlann altında, açmıyor yüzünü. Firâş-ı leylde dinmiş bütün enîn-i hayat, Ridâ-bedûş-i sükûnet önümde hep safahat. Görüp muhîtimi dalgın hamûş bir vecde, O hâli ben de temâşâya daldım âsûde. Nigâhı mest ediyorken bu levha-i mahmûr, Ufukta yükselerek bir sadâ yı dûrâ-dûr, Yayıldı rûy-i zemînin o anda her yerine, Sokuldu leyl-i ketûmun bütün serâirine. Cihân-ı nâimi kaldırdı, bî-karâr etti, Zalâm içinde ne âlemler âşikâr etti! O yükselen sesi tekrîre başlayıp eb´âd, Duyuldu sîne-i şebden medîd bir feıyâd. Semâya çıktı o feryâd, âh-ı ümmet olup! Semâdan indi o feıyâd, rûh-i rahmet olup! Uzaktan andırıyorken, demin, heyûlâyı; Semâ´hâne-i leylin birer küçük nâyı Gibiydi şimdi hayâlimde her menâr-ı mehîb... O taş yürekte bu sûzişli nağmeler ne garîb! O nây pârelerin sonra hepsi hem-dem olup, Uyandı rûh-i sükûnette bir azîm âşûb. Coşunca âlem-i câmidde sayha-i tehlîl, Minâreler bana gelmişti sûr-i İsrafil: Muhîte çekmiş iken dest-i şeb, ridâ-yı memât; Uyandı karşıki evlerde lem´a lem´a hayât. Uyandı sonra avâlim, uyandı rûh-i sabâh; Uyandı hâb-ı ademden birer birer eşbâh; Uyandı bende de birşeb-çerağ-ı zulmet-sûz, Ki tâ ebed olacak feyz-i Hak´la sîne-firûz. Tasavvur eylemem artık zevâl o meş´a1 için... Meğer ki nûr-i İlâhi ufûl edip gitsin

nothing at of , which is


7. Bebek Yahud Hakk-ı Karar - Safahat - Yusuf Ziya Özkan

Bebek Yahud Hakk-ı Karar - Safahat - Yusuf Ziya Özkan

Bebek yahud Hakkı-ı Karar Safahat Bölüm- 21 Bizim Cemîle Ferîde'yle bir sabah gelerek, Unutma beybaba, akşam birer hotozlu bebek, Getir,kuzum...dediler.Ben de kızların keyfi Kırılmasın diye reddetmedim şu teklîfi. Kiraz dudaklı, üzüm gözlü,inci dişli,iki Edâlı yosma getirdim. Aman o akşamki, Sevinme hâlini bir görmeliydi yavruların! Durup oturmadılar hiç, dedim: "Yatın da yarın, Bütün gün oynayınız..."Nerde! Kim yatar? O gece, -Yemekte sızmaya me'lûf olan - Ferîde'mce Kabûl olunmıyacak söz olursa,yatmaktı. Yatar mı hiç? O nasıl hisli bir yumurcaktı. Ferîde'nin yaşı beş yok;Cemîle'ninki yedi; Şu var ki, abla hanım pek hanım tavırlı idi. Büyük kız oynadı bir parça,sonradan yattı; Küçük sabâha kadar hep bebeğini hoplattı. Ne ninniden alıyormuş,ne öyle hoppaladan... "Işıl ışıl bakıyor â! bebek değil, afacan!" Sabaha karşı tükenmiş mecâli yavrucuğun: Mışıl mışıl uyuyor... Değmeyin aman uyusun. Benim bulunmadığım bir zamanda kız uyanır; Bebeği uyutmak için evde üç saat kapanır. -Aman da pek yaramaz, uyku sıçramış başına. Bakın beşik de getirdim, bakın yatar mı şuna? Yatar mısın seni maymun? Kapar mısın gözünü? Acık da dinlesen olmaz mı annenin sözünü? Kapandı işte gözün...Oh, şimdi artık yat! Bebek ne yaptı bilinmez ki, sonradan, pat pat, Dayak sadâları akseylemiş öbür odaya, Güzel güzel uyumuş olsa kız da dövmez ya. Gelince akşama, baktım, Ferîde pek düşkün. Durur mu, ablası? Ben sormadan atıldı:- Bugün -Bilir miyim, ona sor... Kız, getir bebeğini hadi! Ferîde kaçtı yanımdan, getirmek istemedi. Ne yaptı, beybaba, bilsen... Zavallıcık bebeğe? -Ne yaptı?- Dövdü bir âlâ, sonunda kırdı. -Niye? Çiçek çıkarmışa dönmüş, getirdiler ki, yüzü; Birer kafes gibi kalmış o kuş bakışlı gözü. Başında saçtan eser yok, ayak topal, kollar Omuzdan oynamıyor, kim bilir, ne illeti var? O kanlı canlı bebek şimdi işte bir kötürüm.. -Bu ölmüş artık ayol, göm, götür de, hem ne ölüm. Ferîde kaldı bebeksiz, Cemîle'ninki fakat, Güzel güzel duruyor, olmuyor ne kör, ne sakat. Günün birinde berâberce oynuyorlarken, Alıp Ferîde hazin bir niyâz tavrı hemen - Bebeğ’ni ver, acıcık oynayım, kuzum abla... Demez mi? Kız ne diyor?.. Galibâ:- İnâyet ola! Verir miyim sana ben hiç bebeğ’mi, yağma mı var? - Hasislik etme kızım, ver!- Alırsa sonra kırar: - Nasıl kırar a canım? Etme oynasın, veriver! -Olur mu beybaba?- Elbet olur:- Kırarsa eğer? - Yarın sabah sana ben başka bir bebek alırım. Bizim müdâhaleden sonra, "Oyna al bakalım!.. " Deyip Feride'ye kerhen uzattı kız bebeği. Ferîde'nin yüzü gülmüştü, baktım, iyiden iyi. Sevindi, oynadı, fakat bu emanet sevinç Süreksiz oldu... -Ver artık!-Acık daha, ne olur!.. - Bakındı beybaba?- Kız, ver de sonradan yine al, Mal olmaz insana, âdet değil, emânet mal. Tekerrür etti birazdan şu yolda aynı niyâz: - Bebeğini ver yine olmaz mı? Oynayım.- Olmaz!... Ben iltimâsı dirîğ etmedim ikinci sefer: - Çok oldu beybaba, ya! Sonra her zaman ister! - Demin de aldı, hemen verdi, içlenir, yapma! Sen ablasın ne kadar olsa... -Başka vermem ama, Çabuk verirsen eğer al da oyna kız, haydi... Feride'nin bu sefer keyfi pek yolundaydı... Epeyce dandiniler yaptı, hayli hoplattı; Bebek kolunda, hasırlarda bir zaman yattı. Fakat ne çâre! Geri verme vakti gelip çattı, Kızın bakışları boş yere yardım aradı. Cemile istedi ısrar edip emanetini, Çocuk da verdi, fakat görmeliydi hiddetini! Büyük kızın eziyordu masum gururu, Bebek elinde gezerken, şu mahrum çocuğu. Ağır gelir ona elbette karşıdan bakmak. Sokuldu bak yine, hiç şüphe yok ki: Yalvaracak, "Bebeğini ver" diye, fakat ben artık zorlamam. Hayır, değil bu eda, bir yalvarma edası: "Bebeğimi ver!" demesin mi üçüncüsünde kıza? Meğer hukuk da bilirmiş bakın şu saygısıza!.

nothing at of , which is


8. Köse İmam - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Köse İmam - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/K%C3%B6se_%C4%B0mam_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Şiirin özelliği: Akif Köse İmam -Kardeşim Ali Şevki Efendi Hoca ya- İlmi az, görgüsü çok fıtratı yüksek bir imam Tanırım ben, ki hayâtında tanıtmıştı babam. "Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Kösem; Görmedim, üç senedir, bâri gidip bir görsem... " Diyerek, dün gece güç hâl ile buldum evini. Koca insan; ne şetâretle kabul etti beni. -Gel ayol gel, Hoca-zâdem, bizi ihyâ ettin... Ne kerâmetçe tesâdüf seni andıktı demin. Kahveler, nargileler, enfiyeler, şerbetler, Rûhu lebrîz-i safâ eyliyecek sohbetler Hepsi mebzûl idi mecliste. Ne a lâ; derken, Kapı şiddetle çalınmaz mı -Bakın kim Zaten Ev değil, han gibi birşey; gece gündüz işler... Gönderin kahveye, Asım, gelen erkekse eğer. -Ahmed´in annesi gelmiş... -Nasıl Ahmed, oğlum - Hani bizdeydi bugün... - Ha! Küçük Ahmed... Ma´lum. Bize âid değil öyleyse... Haber ver içeri. -Gir dedim istemiyor; sen bana gönder pederi, Diye ısrâr ediyor. -Girsene, hemşîre hanım! -Varmayın üstüme! -Nen var a kuzum; anlıyalım -Ne kafam kaldı dayaktan, ne gözüm, hep şişti; Karşı koysa idim eğer mutlak işim bitmişti. Ağladım, merhamet et, yapma dedim.. Kim dinler. Boşamakmış beni dünden beri efkarı meğer. Üç çocuk annesi, emzikli kadın tek başına, Koca berhâneyi silsin de, süpürsün de sana, Yine sen bilmeyerek zâlim onun kıymetini, Dene bîçârede kalkıp kolunun kuvvetini! -Dur kızım; ağlama sen, çimdi haber gönderirim; Karı dövmek ne kolaymış, ona ben gösteririm! Çağırın bekçiyi... -İhsan Bey´i bildin ya, Memiş Hadi git şimdi getir... -Kahvede yok, -Gelemem, kendisi gelsin, dedi. - Ya! Ben gidersem iyi kaçmaz. Hadi git söyle ona: Şimdi gelsin... -Ne kibarlık bu beyim Bir da´vet, Yetmiyor, öyle mi - Yorgundum efendim de... -Evet Haber aldık... O fakat sizce büyük bir şey mi On kadın dövse yorulmaz, benim İhsan Bey´imi Bilirim ben ne tosundur -Hoca, bak, ben kızarım! Size haltetme düşer... Dövmüş isem, kendi karım. Keyfim ister döverim, sen diyemezsin: "Dövme. " Bu tecâvüz sayılır doğrusu haysiyyetime... -Hangi haysiyyetin, oğlum O da varmı desene! Beyimin şimdiki haysiyyet-i mevhûmesine Diyecek yok... Yalınız râhat ararlarsa eğer, Böyle külfetli kuyûd altına hiç girmeseler! -Sen imam, saçmalıyorsun... Yetişir artık dur. Beni ısrâr ile da´vetteki maksad bu mudur -Haremin geldi demin ağlıyarak sızlıyarak... -Gözü çıksın domuzun, patlasın isterse, bırak! -Döveceksin, ne boşarsın Boşadın, dövmek ne Hem günah, hem de ayıp... -Bakma onun sen sözüne, Ne domuzdur onu bilsen! -Nesi var, hırsız mı Yoksa yüzsüz mü -Değil hiçbiri... Lâkin canımı Sıktı akşam "edemem, üstüme evlenme!" diye. Ne demek! Dörde kadar evlenir erkek, demeye Kalmadan başladı şirretliğe... Kızmaz mı kafam -Kustuğun herzeyi yutsun diye, hey sersem adam! Dövüyorsun, boşuyorsun elin öksüz kızını... Haklı bir kerre ya! İnsan boşamaz haksızını. -Boşamaz Amma da yaptın! Ya şerîat ne için Bize evlenmeyi tâ dörde kadar emr etsin İki alsam ne çıkar sâye-i hürriyyette Boşamışsam canım ister boşarım elbette. İşte meydanda kitap! Hem alırız, hem boşanz! - Dara geldin mi, şerîat! Sus ulan iz´ansız! Ne zaman câmi´e girdin Hani tek bir hayrın Bir kızılbaşla senin var mıdır ayrın, gayrın! Ağzı meyhâneye rahmet okuturken, hele bak, Bana gelmiş de şerîatçi kesilmiş... Avanak! Hangi bir seyyie yok defter-i a´mâlinde Seni dünyâda gören var mı ayık halinde Müslümanlık´ta şerîat bunu emretmiş imiş: Hem alır, hem de boşarmış; ne kadar sâde bir iş! Karı tatlîki için bak ne diyor Peygamber: "Bir talâk oldu mu dünyâda semâlar titrer!" İki evlense ne varmış... Bu yenir herze midir Vâkıâ ba´zen olur, dörde kadar evlenilir... Bu kimin harcı, a sersem, hele bir kerre düşün! Tek kadın çok sana emsâl olan erkekler için. Hani servet Hani sıhhat Ne ararsan mefkûd; Tamtakır bir kese var ortada, bir sıska vücûd! Sen duâ et ki "şerîat" demiyor evde karın! Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yuların! Karı iç görmiyecek; varsa piçin bakmıyacak, Çamaşır, tahta, yemek nerde Ateş yakmıyacak, Bunlann hepsini yapmak sana âid "şer´an!" Çocuk emzirmeye hattâ olacak bir süt anan! Boşarım, evlenirim bahsini artık kapa da, Hak ne verdiyse yiyip hoş geçinin bir arada. Al götür haydi!... Kızım, gel... Hele bak gel diyorum! Hatırım yok mu İnatlık iyi olmaz yavrum. Söyledim yapmıyacak bir daha... Mahcûb olmuş.. Böyle şeyler olağandır... -Ne desem hepsi de boş! Bu benim alnıma bir kerre yazılmış... -Öyle! Gazı göstersene Asım! Gidiniz devletle. *** -Gittiler neyse... Duâ et ki ucuz kurtuldun; Bâzı da´vâlar olur, kış gecesinden de uzun! Dinledin, gördün a oğlum, ne bozuk terbiyemiz! Ne yapıp yapmalı, insanlığı öğretmeliyiz. Şu bizim halkı uyandırmadadır varsa felâh; Hangi bir millete baksan uyanık... Çünkü: Sabah! Hele bîçâre şerîatle nasıl oynanıyor! Müslümanlık bu mu yâhû diye insan yanıyor. Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek Otuz üç yıl bizi korkuttu "şerîat!" diyerek. Vhdetî muhlisiniz, elde asâ çıktı herif, Bir alay zâbiti kestirdi. Sebep: "şer´-i şerîf!" Karı dövmüş, boşamış... "Emr-i İlâhî" ne denir! Bunların hepsi emîn ol ki cehâlettendir. Bana sor memleketin hâlini ben söyliyeyim: Bir imam çünkü, bilir evleri... Hâ bir de, hekim. Gel nikâh kıy, demesinler, diye ba´zen kaçarım.. Düğün olmaz mı, gelirler de bütün komşularım: Yine kondun hoca! derler, onu bilmezler ki, Daha memnûn olacaktım o düğünsüz belki. Zerde karşımda durur kanlı yemek tavrıyle; Öksüz ağlar sanırım çalgıyı duydum mu, hele! Bu neden Çünkü nikâhın sonu ergeç boşamak; Yahud akşamki gelenler gibi hırgür yaşamak! Düğün olsaydı ne a´lâ idi tek bir perde; Ayrılık faslı da var sonra bunun, mahkemede; Ne kadınlar; ne sefâlet doğuranlar, görürüz; İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz! Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar! İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler; bunlar Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan; Yoksa, insanlığı bilmem nasıl anlar insan Sözü bir parça uzattımsa da, oğlum, affet... Hasbihâl etmek için başka adam yok ki... Evet, Kimse söyletmiyor artık bizi, bak sen derde; "Mürteci´!" damgası var şimdi bütün ellerde. Bir fenâlık görerek yapma, desen alnına ta, İniyor hatt-ı celîsiyle Hamîdî tuğra! İşte gördün ya, herif "sâye-i hürriyyette" Diyerek başlamak üzreydi hemen tehdîde ; Eskiden vardı ya meydanda gezen ipsizler: Hani bir "sâye-i şâhâne" çekip herşeyi yer! Onların bir çoğu ahrâr-ı izâm oldu bugün; Mürteci; nah kafa, bizler... Kerem et; hâli düşün! Bu cehâlet yürümez; asra bakın: Asr-ı ulûm! Başlasın terbiyeniz, âilelerden oğlum. Sâde hürriyyeti i´lân ile birşey çıkmaz; Fikr-i hürriyyeti hazm ettiriniz halka biraz.

nothing at of , which is


9. Mahalle Kahvesi - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Mahalle Kahvesi - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Mahalle Kahvesi http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Mahalle_Kahvesi_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Kardeşim Hüseyin Avni ´ye "Mahalle kahvesi!" Osmanlılar bilir ne demek Tasavvur etme sakın "Görmedim nedir " diyecek. Dilenci şekline girmiş bu "sinsi cânîler Bu, gündüzün bile yol vermeyen, harâmîler Adımda bir, dikilir, azminin, gelir, önüne... Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe! Evet, dilenci sanır seyr eden kıyâfetini; Fakat bir onluğa âgûş açan sefâletini Görüp de rikkate şâyân, biraz sokulsa, hemen Vurur şikânnı tâ kalbinin samîminden. Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı! Hayır, bu perde, bu Şark´ın bakılmıyan yarası; Bu, çehresindeki levsiyle yurda yüz karası Hayâtımızda gediktir "gedikli" nâmıyle, Açık durur koca bir kavmin ihtimâmıyle! Sakın firengiye benzetmeyin fecâ´atini: Bu karha milletin emmekte rûh-i gayretini. Mahalle kahvesi Şark´ın harîm-i kâtilidir Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir: Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür; Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür:.. Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar: Girince nûr-i nazar simsiyâh olur da çıkar! Yatarzemîn-i sefilinde en kesîf eşbâh, Yüzer havâ-yı sakîlinde en habîs ervâh. Dehân-ı lâ´nete benzer yarıklarıyle tavan, Kusar içinde neler varsa hâtırâtından! 0 hâtırâtı sakın sanmayın: Meâlîdir; Bütün rezâil-i târîhimizle mâlîdir. Neden mefâhir-i eslâfa kahr edip, yalnız, Mülevvesâtına mâzîmizin sarılmadayız Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdâdın Hayır, o nesl-i necîbin, o şanlı evlâdın Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine; Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine. Fakat biz onlara âid ne varsa elde, yazık, Birer birer yıkarak kahvehâneler yaptık! Bütün heyâkil-i san´at yetiştiren Şark´ın, Zemîn-i feyzi nasıl şûre-zâra döndü bakın! Ne hastahânesi kalmış zavallı eslâfin, Ne bir imâreti, bitmiş elinde ahlâfin. Kanallann izi yok köprüler harâb olmuş; Sebillerin başı boş, çeşmeler serâb olmuş! O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn Ne gîrûdâr-ı maîşet bilir, ne kedd-i yemîn. Azâb içinde kalır sa´yi görse rü´yâda. Niçin yorulmalı zâten "ölümlü dünyâ "da Vücud emânet-i Hak doğru, hem de cennetlik. Bu kahveler gibi Cennet de müslimîne gedik! "Hayât-ı âile" isminde bir ma´îşet var; Sa´âdet ancak odur... Dense hangimiz anlar Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat, Fakat o âlemi bizler tanır mıyız Heyhat! Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle; Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle; Karın, çocuklann, annen, baban, kimin varsa, Dolaşsalar; seni kat kat bu hâleler sarsa, Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun Anan, baban birer âgûş-i ilticâ-yı masûn. Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer Fezâ kadar sana vâsi´ gelir bu dar çember. Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve: *** Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik; Önünde tahta mı, toprak mı Sonna, pis bir eşik. Şu gördüğüm yer için her söylesem câiz; Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!. Zemîni yüz sene evvel döşenme malta imiş.. "İmiş "le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş O bir karış kirin altında hângi mâden var Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar, Maun cilâsına batmış tütünle nargileden; Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden. Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al, Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal. Şu var ki bilmeyen insan görürse birden eğer, "Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!" der: Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli: Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı, Zavallının, güveden, lîme lîme hep sırtı. Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil; Ki "bir tependen inersem!" diyen hasır zenbil; Onun hizâsına gelmez mi, bir döner çöyle, Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle! Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk, İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok! Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz; Onun yanında kan almak için beş on boynuz. İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar... Demek ki kahveci hem diş tabîbi, hem perukâr! İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası; Uzun lâkırdıya hâcet ne İşte mosturası; Çekerken etli kemiklerle aynlıp çeneden, Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen, Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil; Birer mezâra işâret düşün ki her kandil! Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları. Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı. Duvarda türlü resimler: Alındı Çamlıbeli, Kaçırmış Ayvaz´ı ağlar Köroğlu rahmetli! Arab Üzengi ye çalmış Şah İsmail gürzü; Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü. Firaklıdır Kerem´in "Of " der demez yanışı, Fakat şu Ah mine´l-aşk a kim durur karşı Gelince Ezrakabânû denen acûze kadın Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd´ın! Görür de böyle Rüfâî´yi: Elde kamçı yılan, Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can Bakındı bak Hacı Bektâş´a: Deh demiş duvara! Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra. Birer birer oku mümkünse, sonra ma´nâ ver... Hayır, hülâsası kâfi, yekûnu ömre sürer: Bedâhaten kusulan herze pâreler ki düşün, Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için! Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın, Yayılmış üstüne birçok kâğıt ki, oynayanın, Elinde yağlı meşin zannedergörünce adam. Ya tavlanın kiri Kâbil değildir, anlatamam. Harîta-vâri açılmış en orta yerde dama; Beyaz mı taşları, yâhud siyah mı, hiç sonna! Hutûtu: Gâyr-i muayyen hudûdu memleketin: Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin ; Deliklerindeki pislik lebâleb olsa, yine, Bakınca bunlara gâyet temiz kalır domine. Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyadan; Yanında bir de kulaksız tekir.. Unutma aman! Asıldı bey koza! -Besbelli, bak sırıttı aval; - Bacak elinde mi - Kır, Hamdi sen de dağlıyı al. -Ulan! Kapakta imiş dağlı... Hay köpek oğlu köpek! -Köpek oğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek! -Sekizli, onlu, ne çektinse ver de oryayı tut. -Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput! - Cihâr ü yek mi o taş -Hiç sıkılma öldü dü-şeş! -Elimde yok mu diyor Çek babam! Aman şeş-beş! - Hemen de buldu be Gelsin hesaplayıp durma! - Bi parti yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma! - Dü-beşle bağlıyorum. -Yağma yok! -Elindeki ne -Se-yek. Aman durun öyleyse: Penc ü yek domine! -Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar: Kırık mı söyleyin Allâh için Şu cânım zar -Kırık! -Değil! Alimallah kırık! -Değil billâh -Yeminsiz oynıyamazlar ki, ah çocuklar ah! -Karışmasan için olmaz değil mi Sen de bunak! -Gelirsem öğretirim şimdi... Ay şu pampine bak! Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud´a git! Bir üflesen gidecek ha... Tirit mi sâde tirit! -Zemâne piçleri! Gördün ya, hepsi besmelesiz... Ne saygı var, ne hayâ var. Eğer bizim işimiz, Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma! -Herif belâya sokarsın dırıldanıp durma! -Mezarcı Mahmud´a git ha Bakın it oğluna bir! Küfürbaz alçak, edepsiz, Bu söylenir mi Bekir -Yolunca terbiye verdin ya âferin Hasan Ağa . -Bıraksalar beni, çoktan marizlemiştim ya! Mezarcı Mahmud´a ha Vay babassının canına. Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına, Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik; Otur, demezseler elpençe sâde dinlerdik; Hayır, bu böyle değildir demek, ne haddimize! Evet, desek bile derlerdi: Sus behey geveze -Otuz yaşında idim belki; annesiz, dışarı Kolay kolay çıkamazdım: Döverdi çünkü karı! Bugün, onaltıyı doldurmamış yumurcaklar, Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar. Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim´i... Bırak! Eşek değilim ben, deyip dikilmez mi Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş.. Ya biz, sözüm ona, merkeb miyiz Bekir, bu ne iş Döverdiler bizi hergün de karşı koymazdık... Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık -Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama O müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama! Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya: Zavallı, açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya! Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor; Rakîbi halbuki lâ yenkâtı´ bıyık buruyor. Seyirciler mütefekkir, güzîde bir tabaka; Düşrünmelerdeki şîveyse büsbütün başka: Kiminde el, filân aslâ karışmıyorken işe, Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe. Al işte: "Beyne burundan gerek, demiş de, hulûl" Taharriyât-ı amîkayla muttasıl meşgûl! Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam: Zemîne dâire şeklindeki yaydı bir balgam; Abanmış olduğu bir yamrı yumru değnekle, Mümâslar çekerek soktu belki yüzşekle! Ayak teriyle cilâlanma tahta peykelere, Külâhlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre: Nasîb-i fikr ü zekâdan birinde yok gölge; Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke! Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı! -Ne belledin ya efendim Onun bir ismi Hacı! -Çocuğu, ha mektebe verdim, ha vermedimdi diye, Sokak sokak geziyor... -Koymuyor mu medreseye -Koyar mı hiç Arabî şimdi kim okur artık -Evet, gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık! -Binâ ya üç sene gittimdi hey zamanlar hey İlim de kalmadı... -Zâten ne kaldı Hiçbirşey. - Mahalle mektebi lâzımdır eski yolda bize; Sülüs, nesih bitiyor yoksa hepsi. Keyfinize! -On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe. Geçende, sen ne bilirsin demez mi bir zübbe Dedim, oğlan seni gel ben bir imtihân edeyim, Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim. -Nasıl, becerdi mi -Kâbil mi! Rabbi yessir´i ben, Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken. -Nedir elindeki yâhuu -Ceride. -At şu pisi. -Neden -Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi. -Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu Volkan´cı, Unuttunuz mu -Bırak boşboğazlık etme Hacı Şu karşıdan gözeten fesli, zannım ağzıkara... -Hayır, demem o değil... -Durma sen belânı ara! -Canım lâtife yapar, bilmiyor musun Ömer´i -Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri! Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfâr... Meğer geğirti imiş. -Peki şifâlı şey şu hıyar. Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen teftîh... -Evet şifâlı yemiştir... -Yemiş mi Lâ-teşbîh. -Günâha girme. Tefâsîrde öyle yazmışlar... Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var: -Hasan , bizim yeni dâmad ne oldu anlamadık Görünmüyor -Karı koyvermiyor. Herif, kılıbık. -Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş... Laf anlamaz dişi mahluku, durma sen uğraş. -Kim uğraşır a babam, bunca yıllık ehlim iken, Adem hesabına koymam bizim köroğlunu ben. ........................................................................... ........................................................................... Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan, Bakıyor bunlara, yan yan, iki çifte ince nazar: Ya sizin bir yuvanız yok mu diyor anlaşılan, Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar...

nothing at of , which is


10. İstiğrak - Amin Alayı - Hasbihal - Safahat - Mehmet Akif Ersoy

İstiğrak -  Amin Alayı - Hasbihal - Safahat - Mehmet Akif Ersoy

İstiğrak - Safahat - Mehmet Akif Ersoy ------------------------------------------------ http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Âmin_Alayı_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat#Asl.C4.B1 "Âmin Alayı Gözüm ki kana boyandı, şarâbı neyliyeyim Şarâbı neyliyeyim Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyliyeyim Kebâbı neyliyeyim Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç! İlâhi ben bu bir avuç türâbı neyliyeyim Türâbı neyliyeyim Âmin! Amin!" En önde, rahlesi âguş-i ihtirâmında Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek; Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında, Şafak ziyâları hattâ ufûl edip gidecek Kadar lâtîf, iki ma´sûmu bir açık payton Vakâr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun, Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun O rûhtan daha sâfi olan yüreklerden, Zaman zaman bir ilâhî terâne yükseliyor; Bu cûş-i saffetin aksiyle ta meleklerden Zemîne doğru bir "amîn!" sadâsıdır geliyor. Muhîti her birinin bir sabâh-ı nûrânûr, Bütün bu kâfile efrâdı, pür-sürûd-i sürûr, Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor! Bu bir ketîbe-i ma´sûmedir ki, ey millet: Selâma durmalısın şanlı rehgüzârında; Bu bir cenâh ki: Atîde bir ufak hareket Yapıp cihanları oynatmak iktidârında! Gelir de sâye-i imdâd-ı Hak´ta bir gün, bu, Girer diyâr-ı meâlîye doğrûdan doğru. Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu! Evet, ilerlemek isterse kârbân-ı şebâb, Yolunda durmaya gelmez. O çünkü durmıyarak Sabâh-ı sermed-i âtîye eylemekte şitâb; O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak! Onun kudûmü için nâzenîn-i istikbâl, Açar da sîne, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl Durur mu artık onun karşısında, mâzî, hâl Fakat o zemzemeler uçtu hep dudaklardan... Sürûd-i neşve bu âlemde pek süreksizdir! Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan, Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir, Mehîb-manzara bir anlı şanlı gerdûne; İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine, Yol açtı bir iri ses mevkibin geçip önüne: - Siz ey heyâkil-i bî-rûhu devr-i mâzînin, Dikilmeyin yoluna kârbân-ı âtînin; Nedir tarîkını kesmekte böyle isti´câl Durun, ilerlesin Allâh için, şu istikbâl. İstiğrak Tasavvur et ki muzlim bir şeb-i ecrâm-nâpeydâ: Yatar heybetli âgûşunda dûrâdûr bir feyfâ; Düşen gümrâh için yol bulma yok emvâc-ı zulmetten; Gidilmez... Her adım attıkça bir girdâb olur rehzen; O rîkistâna batmış, çalkanan seyyâh-ı âvâre Nasıl müştâk ise bir nûra, bir necm-i rehâkâre; Sana ey lem´a-i ümmîd ben de öyle müştâkım; Görün bir kerre zîrâ pek karanlık oldu âfâkım! Geçir pîş-i hayâlinden ki cûşâcûş bir umman: Nişandır yükselen her mevc-i tûfan-hîzi bir dağdan; Ölüm var, kurtuluş yok sâhil-i imdâd uzaklarda; Demâdem rûh titrer korkudan donmuş dudaklarda. O coşkun unsurun savletleriyle uğraşan kimse, Nasıl eyler tehâlük bir kenâr-ı tesliyet görse Muhât-ı lücce-i ye´s olduğum bir böyle hâlimde Senin tayfın da aynıyle o sâhildir hayâlimde. Düşün âvâre bir mâder ki: Evlâdından olsun dûr; Tahayyül eyle yâhud bir yetîm-i hânüman-mehcûr; O bedbahtın nasıl evlâdı hiç gitmezse yâdından; Nasıl çıkmazsa mâder, öksüzün bir dem fuâdından; Benim yâdım da, ey ârâm-ı can, yâd-ı güzînindir. Ne yapsam çünkü manzûrum, senin feyz -i mübînindir: Çemen emvâc-ı nûrundur, fidanlar yâl ü bâlindir: Sulardan akseden sûret cemâl-i lâyezâlindir. Hırâm-ı nâzenînindir o raksan mevceler cûda; Mutarrâ nükhetindir gizlenen ezhâr-ı hoş-bûda. Leyâlin sînesinde hâbe dalmış nâzenîn eshâr, Eder gîsûna yaslanmış cebîn-i pâkini ihtâr. Nigâhından saçılmış lem´alardır pîş-i hayrette Yüzen ecrâm-ı nûrânûr bahr-i sermediyyette. Zemin lebrîz-i âsârın; semâ pâmâl-i envârın: Avâlim hep merâyâ-yı nazar pîrâ-yı dîdârın. *** Çekilmek istemiş de subh-dem bir cây-ı tenhâya, Oturmuş sâhil-i deryâya, dalmıştım temâşâya. Henüz âfâk açılmıştı: Semâ mahmûr idi hâttâ Nümâyân olmamıştı hâb-gâhından güneş hâlâ. Derin bir samte müstağrak leb-i deryâda hiç ses yok... Sabâ durgun, sular durgun, bütün eşyâda durgunluk! O ferş-i nîlgûn üstünde, tıfl-ı nâzenin-vâri, Uyurken dâye-i bîdar-ı subhun tıfl-ı envârı; Güneş, pîşinde dağlar perde-dâr olmuş, harîmindan Göıünmüş, sonra şehrâhında yükselmişti tedrîcen. Teâlî eyleyince birzaman bâlâ-yı kudrette, Ziyâlar mevc mevc oldu o pehnâ-yı rükûdette. Bu cûşişler o dagın havz-ı simîni uyandırdı; Sabâ enfâs-ı sevdâ perveriyle dalgalandırdı. Açıklardan gelen emvâc-ı peyderpeyle, sâhilden Demâdem oldu vecd-efzâ, hazin bir nağme, birşîven. Kulak verdim o âhenge: Meğer âheng-i şi´rinmiş! O cûşiş-zâr olan kulzüm senin ummân-ı fikrinmiş, Güneş: Rûhun imiş; bir huzme şeklinde inen nûru: O menba´dan hurûşan sânihanmış doğrudan doğru. Tecellî etti artık anladım: Sensin bütün dünyâ.. Bu senlikte fakat ey yâr-ı gaib, ben neyim âyâ -

nothing at of , which is


11. Ahiret Yolu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - Yusuf Ziya Özkan mp4

Ahiret Yolu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - Yusuf Ziya Özkan mp4

Ahiret Yolu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - Yusuf Ziya Özkan Okuması -------------------------- http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Âhiret_Yolu_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat -------------------------- Ahiret Yolu Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor: Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor. Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût, Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût; Denildi: "Fâtiha!´; âmîni kestiler bu sefer, Göğüsler inledi, derken, açık duran eller, Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi; Deminki zemzemeler bir zaman için dindi. Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu, Diyordu: - Söyleyin Allâh için şu merhûmu, Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar - İyi biliriz! -Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz, Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya - Evet! - İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et... - Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı. - Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı! Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!" Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn, Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi; Baş örtüsüyle kadınlargözüktü pencereden: -Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen! -Yıkıldı dostlar evim, barkım... Ah gitti kocam!.. -Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam! -Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre, Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre! -Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım... -Babam ne oldu -Baban... Öldü. -Etme Ayşe Hanım, Bu söylenir mi ya Hicrân olur zavallı kıza... Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza... Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın... Göründü cumbada baktım ki tombalak, sanşın, Sevimli bir küçücek kız... Beiinde ancak var. Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar, Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi. Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî. Sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin, Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin, Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına; Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça, O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca. Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner, Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer. Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer: Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler. O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût, Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor; Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor. Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı: Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi, Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi, Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler, Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer! Ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi, Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi. Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât, Açıldı dîde-i im´âna perde perde hayât. Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş; Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş! Elinden yok halâs imkânı, mâdâme´l-hayât uğraş... O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!´ Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın; Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın; Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın; Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın. Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler, Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ´atler. Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler: Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler! Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el´ân Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im´ân... Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân! Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ; Müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ, Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ; Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ. Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna. Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu; Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu. Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra, Sokuldu servilerin ortasında bir çukura, Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur Kabardı toprağın altında bir an, bir ur! Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini, Dönün de arkadakinden sorun fecâ´atini· Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak İlel´ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!...

nothing at of , which is


12. Cânan Yurdu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat - I. Kitap Nazım Parçaları

Cânan Yurdu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat  - I. Kitap Nazım Parçaları

Cânân Yurdu e-Posta Yazdır PDF Eyvâh ıssız diyâr-ı dilber... Her hatvesi bir mezâr-ı muğber! Uçmuş da bakındığım terâne, Kalmış sessiz bir âşiyâne. Yer yer medfun durur emeller... Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler! Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâk Olmuş yatıyor o buk´a-i pâk Yâ Rab, ne için o lem´a nâbûd Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd Yâ Rab, ne demek harîm-i cânan Üstünde bu perde perde hicran Lâkin görünen kimin hayâli Cânan gibi tıpkı yâl ü bâli... Gîsû-yi siyâh-ı târumân, Altında cebîn-i lem´a-dârı, Zulmetler içinde subh-i mahmûr; Yâ gözbebeğinde nazra-i nûr; Yâ ebr-i bahâr içinde cevvâl Bâran çeklinde dürr-i seyyâl; Yâ sînede her zaman coşan yâd, Yâ kayd-ı bedende rûh-i âzâd. Ey tayf-ı nigeh-fırîbi yârin Olmaz mı bir ân için karârın Heyhât, serâb-ı şavka döndün... Karşımda parıldamanla söndün! Kimden sorayım ki nerde dilber Makber gibi samt içinde her yer. Cânan! Cânan!.. Dedim, arandım... "Bir aks-i nidâ" dedikçe, yandım!. Yâ Rab, neye hem sağır, hem ebkem, Dağlar, dereler, bütün şu âlem Ey sevdiğimin sevimli yurdu, Hâlin, bana şimdi pek dokundu! Aç sîneni; yâd-ı nükhetinden Bir şemmeye kâilim bugün ben. Bir vakt o şemîm-i nâz-perver Tâ subha kadar yanımda bekler, - Ümmîde verip bekâ sabûhu- Sermest-i safâ ederdi rûhu. Heyhât o nesîm-i sâf şimdi Nâzan, nâzan semâya gitti. Ey lâne-i târumâr söyle, Cânan sana artık inmiyor mu Ey mâtem-i pâyidâr söyle, Sâhandaki nevha dinmiyor mu Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyâr, Yâdında mıdır o nazlı reftâr Ey darbe-i bâda karçı, ra´şân, İnşâd-ı enîn eden nihâlân! Bir şi´r-i revân olup da cânan Geçmez mi bu gölgeden hırâmân Ey dilber-i mihriban, zuhûr et! Ömrüm gibi ansızın mürur et! Ya kalb-i fezaya bir hutur et: Afakımı lem a lem a nur et. Bin nevha-i can içinde , pür-cûş, Geldim bu garib yurda, medhûş. Feryadımı yok mu eyliyen gûş Ya Rab, bu nasıl cihan-ı hamuş: Bir yok! diyecek sada da yokmuş!...

nothing at of , which is


13. Dirvas - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Dirvas - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Konusu: Ümeyyelerden Halife Hişam'ın devrinde 3 yıl kuraklık olur, insanlar açlıktan ölür, annelerin memelerinde süt kalmaz, Dirvas namında bir çocuk Halife'ye çıkar "eğer malın Allah'ınsa...., eğer malın halkınsa,,,,, eğer malın seninse....." diye başlayan nefis ve zekice taleplerde bulunur. Emir'de sonunda malının tasadduk etmek zorunda kalır. http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Dirv%C3%A2s_-_Mehmet_Akif_Ersoy_-_Safahat Dirvas Derler ki: Ümeyye´den Hişâm´ın Devrinde, yakınlarında Şâm´ın Üç yıl ekin olmamış kuraktan. Can kaydına düşmüş artık urban. Her hayme mezâr olup kapanmış: Altında beş on kadîd uzanmış! Bakmış ki meşâyih-i kabâil: Sıyrılmıyacak bu derd-i hâil; Bir karyede toplanıp, demiçler: Durdukça helâkimiz mukarrer. Mâdem ki şüyûhuyuz bu halkın, Kalkın gidelim Hişâm´a, kalkın. Bir duysa Halîfe´miz bu hâli; Var merhamet etmek ihtimâli. Hiç ak sakalıyle bir alay pîr, Eyler de Emîr´e hâli tasvîr, Görmez mi o, halkı rahme, şâyan Sultansa da taş değil ya: İnsan! Teklîfı kabûl eder bütün nâs; Derler, yalınız: "Bulunsa Dirvâs. Sinnen daha pek çocuktur amma Olmaz o kadar talâkat aslâ. " Vaktâ ki girer şüyûh Şâm´a Derhâl haber gider Hişâm´a: Derler ki, beş on kabîle geldi. Der: Gelsinler sarâya şimdi. Birlikte çocuk dalar huzûra, Evvelce duâ eder de sonra, Hiç pervâsız girer kelâma... Lâkin bu tuhaf gelir Hişâm´a; Der: Sus a çocuk büyük dururken, Söz sâdır olur mu hiç küçükten Dirvâs o zaman kelâmı tekrâr Teshîr ile der:"Nedir bu âzâr! Mikyâsı mıdır zekâvetin sin Dirvâs´ı çocuk mu zannedersin Bir dinle de sonra gör çocuk mu İnsâf nedir o sizde yok mu Ben söyliyeyim de bir efendin, Susturmak elindedir efendim. " Dirvâs bakar Melik´te ses yok· Mecliste değil ki ses, nefes yok; Mu´tâdı olan talâkatıyle Başlar söze eski şiddetiyle: "Üç yıl mütemâdiyen kuraklar, Emsâli görülmemiş sıcaklar, Sâmânımızı kuruttu gitti; Mezrûâtın umûmu bitti. Binlerle çadır kapandı kaldı, Çöl, mahşer-i mevt şekli aldı! Şehrîleri besliyen kabâil Köy köy geziyor zelîl ü sâil. Hâtemlere cûd eden o urban, Nan pâreye can verir bugün can! Çıplakları giydiren de üryan, Gömleksizdir zükûr ü nisvan! Açlık ecelin zahîri oldu: Baştan başa çöl cesedle doldu. Her kûşede bin acıklı feryâd... Yok bir yerden sadâ yı imdâd. Şubbân bütün ihtiyâra döndü! Pîrân görsen, mezâra döndü! Yok vâlidelerde süt ki: Tutsun, Evlâdını emzirip uyutsun. Zannım, bize münfail ki Mevlâ: Bir bâdiye halkı yandı, hâlâ Bir damla su inmiyor semâdan, Şebnem bile düşmüyor duâdan! Binlerce duâya bir icâbet Göstermedi bârgâh-ı rahmet. Artık sana ilticâya geldik Reddetmez isen ricâya geldik: Görmekteyiz ey Emîr-i âdil, -İnkân bunun değil ya kâbil- Yok sendeki ihtişâma pâyân; Bizlerse alay alay sefılân ; Bir yanda demek ki fazla var çok; Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok. Öyleyse biraz tevâzün ister. Evvel beni dinle, sonra hak ver: Nerden buldun bu ihtişâmı Halkın mı, senin mi, Hâlik´ın mı Allâh´ın ise eğer bu servet. Bizler de onun kuluyken, elbet Bir pay talebinde hakkımız var... İnsâf olamaz bu hakkı inkâr. Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl; Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl. Yok; böyle de olmayıp da kendi Mâlin ise - çünkü fazla - şimdi, Bî-vâyelere tasadduk eyle... Dördüncüsü varsa haydi söyle!" Mebhût ederek bu söz Hişâm´ı, Huzzâra demiş: "Görün kelâmı! Yok bende cevâb-ı redde kudret... Hayret, bu civan-dehâya hayret! Îcâb ediyor ki şimdi insâf: Mes´ûlü hemen olunsun is´âf. "

nothing at of , which is






18. YALAN,Dr Ekrem Çulfa,Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi

YALAN,Dr Ekrem Çulfa,Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi

Dr Ekrem Çulfa 0533 373 81 23 Psikolog, Pedagog, Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi istanbul kadikoy ,İstanbul'un 39 ilçesi hakkında öğrenmek istediğinzi her şey burada: Adalar, Arnavutköy, Ataşehir, Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy, Başakşehir, Bayrampaşa, Beşiktaş, Beylikdüzü, Beyoğlu, Büyükçekmece, Beykoz, Çatalca, Çekmeköy, Esenler, Esenyurt, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Güngören, Kadıköy, Kağıthane, Kartal, Küçükçekmece, Maltepe, Pendik, Sancaktepe, Sarıyer, Silivri, Sultanbeyli, Sultangazi, Şile, Şişli, Tuzla, Ümraniye, Üsküdar, Zeytinburnu

nothing at of , which is


19. YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU,Dr Ekrem Çulfa, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi

YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU,Dr Ekrem Çulfa, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi

Dr Ekrem Çulfa 0533 373 81 23 Psikolog, Pedagog, Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi istanbul kadikoy ,İstanbul'un 39 ilçesi hakkında öğrenmek istediğinzi her şey burada: Adalar, Arnavutköy, Ataşehir, Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy, Başakşehir, Bayrampaşa, Beşiktaş, Beylikdüzü, Beyoğlu, Büyükçekmece, Beykoz, Çatalca, Çekmeköy, Esenler, Esenyurt, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Güngören, Kadıköy, Kağıthane, Kartal, Küçükçekmece, Maltepe, Pendik, Sancaktepe, Sarıyer, Silivri, Sultanbeyli, Sultangazi, Şile, Şişli, Tuzla, Ümraniye, Üsküdar, Zeytinburnu

nothing at of , which is


20. YAŞAMA SIMSIKI,Pedagog, Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi

YAŞAMA SIMSIKI,Pedagog, Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi

Dr Ekrem Çulfa 0533 373 81 23 Psikolog, Pedagog, Çocuk Psikoloğu, Ergen Psikoloğu, Yaşam Koçu, Aile Evlilik Çift Terapisi istanbul kadikoy ,İstanbul'un 39 ilçesi hakkında öğrenmek istediğinzi her şey burada: Adalar, Arnavutköy, Ataşehir, Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy, Başakşehir, Bayrampaşa, Beşiktaş, Beylikdüzü, Beyoğlu, Büyükçekmece, Beykoz, Çatalca, Çekmeköy, Esenler, Esenyurt, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Güngören, Kadıköy, Kağıthane, Kartal, Küçükçekmece, Maltepe, Pendik, Sancaktepe, Sarıyer, Silivri, Sultanbeyli, Sultangazi, Şile, Şişli, Tuzla, Ümraniye, Üsküdar, Zeytinburnu

nothing at of , which is